antalya bayan escortbursa bayan escortadana bayan escortmersin bayan escortmugla bayan escort

‘Yasakların vurduğu sanat, popüler kültüre dönüştü’

Türk müziğinde adı silinmeyecek ve hep üstlerde olacak isimlerden Edip Akbayram Batı Akdeniz’e özel açıklamalarda bulundu.

Bu haber 22 Mayıs 2019 - 10:02 'de eklendi ve 219 kez görüntülendi.

Dile kolay 50, yani yarım asırdır sahnelerde ve ilk çıktığı günden bu güne hep aynı kişi. Hep Edip Akbayram.  19 Mayıs kutlamaları için Fethiye’de verdiği konserde de gönülleri bir kez daha fetetti.

Dünyada ender rastlanan ses tonundan, sanata, birçok konuda Batı Akdeniz Gazetesi’ne özel açıklamalarda bulunan Akbayram, “Bir sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenir. Bu sevgidir, kavgadır, hüzündür, aşktır. Ben sanatın toplum için yapıldığını düşünerek, ülkemdeki haksızlıkları, farklılıkları, haklılıkları dile getirmeye çalışan bir sanatçıyım. Dünyadaki bütün sanatçıların da istediği budur”

-Halkımız sizi ‘Garip’ şarkısı ile tanıdı ve 50 yılı aşkın süredir sahnelerdesiniz. Her zaman aynı Edip Akbayram, hep sevilen ve hep aynı saygınlıkta kalabilmeyi nasıl başardınız?

– Bir sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenir. Bu sevgidir, kavgadır, hüzündür, aşktır. Ben sanatın toplum için yapıldığını düşünerek, ülkemdeki haksızlıkları, farklılıkları, haklılıkları dile getirmeye çalışan bir sanatçıyım. Dünyadaki bütün sanatçıların da istediği budur.

Siz hiçbir sanatçıdan, ‘savaşlar olsun, insanlar ölsün’ dediğini duydunuz mu? Sanat birleştiriciliktir, sanat evrenseldir, sanat çağdaşlıktır ve sanat ileri gitmektir.

‘Garip’ dediğiniz zaman zaten 1970’li yıllar. O dönemde Aşık Mahsuni Şerif ile tanışmıştım. Onun türkülerindeki anlatımı, ifadesi, sazı ve topluma verdiği mesajlar bana çok önemli distur ve etken olmuştur. Dolaysıyla 1970’li yıllardan beri dünyadaki bütün haksızlıklara, bütün emperyalist düzene karşı şarkılarımı söylemeye çalıştım. Bütün şarkılarımın içerisinde dört temel öğe bulursunuz. ‘Sevgi, barış, dostluk ve kardeşlik’. Elli senedir söylüyorum, yaşarsam 50 sene daha söylemeye devam edeceğim.

70 yaşındayım ve sevginin, barışın, kardeşliğin hâkim olduğu bir dünya istiyorum, bir Türkiye istiyorum. Bunu da başaracağız çünkü bu insanoğlunun elindedir.

-Sizin jenerasyonunuzda birçok sanatçımız var kalıcı olan. Sonrasında ise sanat ve sanatçı alanında bir fakirlik yaşadık. Hala da bu durum devam ediyor. Evet, popüler çok sanatçımız var ancak, dönemleri geçince unutuluyor. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?

-Sanatçı ayağını sağlam yere basandır. Olumlu-olumsuz rüzgârlardan etkilenmemesi lazım. Maalesef hem dünyada, hem de ülkemizde bu etkilenmeler oluyor. Suyun akışına göre giden sanatçılarımız olsa da, zamanla taşlar yerine oturuyor ama kaybeden yine benim güzel ülkem oluyor. Duruş çok önemlidir.

-Son dönemlerde sanatın içerisinde olanlar kalıcı olamıyor. Popüler dönemleri bittiğinde, kendileri de bitiyor.

– Dünyada olduğu gibi Türkiye’de popüler kültürden nasibini alıyor. Şu dönemlerde hepimiz popülist düşüncenin içerisindeyiz. Bu gün ne yaparsak kârdır’ diyoruz. Sanatı bir sokak gibi görüyoruz. Hâlbuki sanat bir maratondur. ‘Ben sokağın sonuna geldim’ diyemezseniz. Dünyanın en büyük müzisyeni bile günde 7-8 saat sazıyla çalışıyor. ‘Acaba müzikte farklı renkler bulabilir miyim, yeni armoniler bulabilir miyim?’ Dünyanın en büyük sanatçıları sürekli yenilikler için çalışırlar. Oysa bizde ki durum maalesef ‘Ben bir yere geldim, sokağın başına geldim’ düşüncesiyle hareket edilince, popülist kültürün yayılmasına neden oluyor.

Gençlerin örnek aldığı isimler azaldıkça, popüler kültüre daha çok yaklaşıyorlar.  70 yaşında bir sanatçı olarak, konserlerimde 2 saat canlı performans yapıyorum. Tekniğin en noksan olduğu dönemlerde başladık. İki kanala müzik kaydı yapıldığı dönemlerden şimdi bir davula 60 kanalı bağlıyorsunuz. Ama gençliğe bakıyorum ‘dım tıs, dımtıs’

İletişimin bu kadar gelişmesinin sanata nasıl bir etkisi oluyor?

– İnternetin bu denli gelişmiş olması elbette ki iletişim için çok büyük fırsat. Ama sanata da büyük darbesi var.

-Ülkemizde sanatın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Popülist bir sanat anlayışı mı olacak yoksa, eskiden olduğu gibi kalışı isimler, kalıcı eserler mi olacak?

-Bir ülkenin geleceği, o ülkenin gençlerinindir. Ve o ülkeyi yöneten iktidarlarındır. Eğer sizi yöneten iktidarlar çağdaşlıktan, evrensellikten, ilerlemiş dünya ülkeleriyle yarışan bir hükümet ve idare ise ülkenin kalkınmaması için hiçbir neden yoktur. Ama zihniyet çok farklı olursa da, o zaman ilerlemek de mümkün olmuyor.

Şu anda ülkemizde sanat adına pek bir şeyler düşünemiyorum. Çünkü sanatın içine tüküren bir anlayış yönetiyorsa ülkeyi, o zaman sanat adına iyi şeyler de beklemek mümkün olmuyor. Bu zihniyetin sanata çok büyük zararı da oluyor.

-Sanatın ülke kalkınmasına etkileri nedir?

-Bir kalem yerinde kullanıldığı zaman, bir silahtan çok daha etkilidir. Bir ülkenin kültür ve sanatının da önde olması durumlarda, o ülke her alanda önde demektir.

Bakın bir Galatasaray takımını dünyada kimse tanımıyorken, bir Avrupa kupası aldığında, bütün dünya ‘bu nerenin takımı? Diye sorduğunda, elbette ki ‘Türkiye’ diyeceklerdir. İşte bu bir sanatçı için de geçerlidir. Yazarlar için geçerlidir, şairlerimiz için geçerlidir.

-Uluslararası açılımlarda da bir sıkıntı yaşamıyor muyuz?

-Biz hep yasaklarla yaşayan ülkeyiz. Bir Nazım Hikmet’i ülkeden kovduk. Ondan sonra da ‘100. Yılında Dünya Şairi Nazım Hikmet’ dedik. Bir Yılmaz Güney’i ülkeden kovduk. Ruhi Su’yu tedaviye yurtdışına göndermedik, hastalığıyla baş başa bıraktık. Ahmet Kaya’yı linç eder gibi ülkeden kovduk. Maalesef bunlar üzücü olaylar. Ben dünyada nadir görülen tenor seslerinden biriyim. Devletimin bana ‘yurtdışında tanıtım’ için görev vermesini isterdim. Bana ‘Git Eurovision temsil et, San Remo’da temsil et, uluslararası festivallerde temsil et’ demelerini beklerdim ancak bu maalesef yapılmadı. Bunun aksine düşüncelerimizden dolayı prangalar vuruldu. Ülkemizin tanıtımı ve sanatı için çalışacağımıza, hep engellendik.

-Sesiniz çok özel. Dünyada pek benzerini de göremedik.

-Dünyada taklit edilemeyen ender tenor seslerinden biriyim. Ben bunu neden yaşadığım dünya toplumuyla paylaşmayayım. Neden kendi ülkemin sınırları içerisinde kalayım? Bunlar acı şeylerdir. Ama yine de karamsar değilim. Ben dünyanın bütün kıtalarında konserler verdim. Bu cennet vatan dünyanın hiçbir yerinde yok. İleride kültürüyle, sanatıyla, toplumuyla inanıyorum ki her şey çok daha güzel olacak. Kültürüyle sanatıyla benim ülkem dünyaya yine imzasını atacak.

Edip Akbayram Kimdir?

29 Aralık 1950’de Gaziantep’te doğdu. Henüz dokuz aylıkken çocuk felcine yakalandı. Bu hastalığın pençesinde çocukluğunu geçiren Edip Akbayram’ın müziğe tutkusu da çocukluk yıllarında başladı. Akbayram o yıllar için “Haftalığımdan biriktirdiğim paralarla ünlü pop şarkıcılarının konserlerine gider, eve döndüğümde aynanın karşısında onların taklitlerini yapardım.” demiştir. Çocukluk yıllarında bir orkestra kurdu ve amatör olarak evlerinin yakınındaki bir düğün salonunda çalıştı.

Lisede kurdukları orkestrada Pir Sultan Abdal’ın, Karacaoğlan’ın deyişleri üzerine yaptıkları besteleri çalıp söylediler. İlk plağı ‘Kendim Ettim Kendim Buldum’u da lise yıllarında yaptı. Gerçek ustaların da azalmasından dolayı, popülist kültürün etkisi var

Gaziantep’ten sonra Adana ikinci adresi oldu. Burada Akbayram’ın kurduğu orkestrayla ilk sahneye çıktığı kenttir.

1968 yılında liseyi bitirip İstanbul’a gitti. Liseyi bitirdiği zaman hep öğrenmeyi istediği mesleğin, doktorluğun, eğitimini almak için üniversite sınavlarına girdi ve diş hekimliğini kazandı. Fakat müzik ağır bastı ve bu meslekten vazgeçerek kendini müziğe verdi.

1971’de ‘Altın Mikrofon Yarışması’na katıldı. Aşık Veysel’in bir şiirinden esinlenerek gerçekleştirdiği ilk bestesi olan “Kükredi Çimenler” ile birinci oldu.

1974’te Dostlar Orkestrası’nı kurdu ve Anadolu pop müziğinin önde gelen isimlerinden biri oldu. Daha sonra “Kara Kuzu”, “Deniz Üstü Köpürür” ve “Garip” adlı 45’liklerle ödüller aldı ve ünü yurt çapında duyulan bir sanatçı oldu. “Aldırma Gönül” ve “Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz” adlı parçalarıyla satış rekorları kıran ve ‘Altın plâk’ kazanan sanatçının, çeşitli kuruluşlar tarafından verilen 250 kadar ödülü var.

80’ler Edip Akbayram ve benzeri müzik yapanlar için zor yıllardı. 1981-88 arasında bestelerinin TRT’de yayınlanması yasaklandı.

90’ların ortasından itibaren, özellikle ‘Türküler Yanmaz’ albümüyle yeni bir çıkış yaptı ve kendi çizgisinde sapmadan yürümeye devam ettiğini gösterdi. Akbayram bu albümü Sivas katliamında yaşamını yitirenlere ithaf etmiştir.

Edip Akbayram başlangıçtan itibaren ne yapmak istediği şöyle açıklıyordu: “Kalıcı bir şeyler yapmak istiyordum. Fikret Kızılok ve Cem Karaca’nın Anadolu ezgilerini, pop çizgisinde söylemelerini örnek olarak aldım.

Renk ve çizgide tamamen bir Edip Akbayram olarak geliştirdim. Toplumcu müzik yapmak istedim. Müziğimde geniş halk kitlelerinin yaşamı, sorunları olmalıydı. Ancak sivri, ucuz kahramanlıklardan da uzak durmaya çalıştım. İnançlarımdan, düşüncelerimden, politikamdan taviz vermeden, müzik tekniğinden yararlanarak, sorunlu, yoksul, geniş halk kitlelerine ulaşmak, daha çağdaş bir şeyler yapmak istiyordum.” 1979 yılında Ayten Hanım ile evlenen sanatçının bu evliliğinden Türkü ve Ozan adlarında bir oğlu ve bir kızı vardır. (Tandaoğan Sönmez-Efe Can Bozkurt)

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.